Hayvanlar Âleminden Uygunsuz Gerçekler

Sayfa: 5-10

Çeviri: Ezgi Başer Akgürgen

Browne bu kitabın sayfalarında bol bol karşınıza çıkacak nevi şahsına münhasır takıntılı isimlerden sadece biri. Mesela, on yedinci yüzyılda (eski bir hayat yaratma tarifine göre) gübre yığınının üzerine ördek koyarak kendiliğinden kurbağa üretmeye çalışan bir hekim var. Ya da Bond filmlerindeki kötü adama yaraşır bir isim ve hamlelere sahip İtalyan Katolik rahip Lazzaro Spallanzani, bilim uğruna eline aldığı zalim makasıyla ya hayvan deneklerinin üzerine uygun minicik donlar kesip biçiyor ya da kulaklarını koparıyordu.

Bu adamların ikisi de Aydınlanma Çağı’nın ilk günlerinde ortaya çıkmış olmalarına rağmen, daha yakın zamanlarda, mesela yirminci yüzyılda yaşayan ve merakına uyup bir sürü fili zil zurna sarhoş ederek çılgın sonuçlar alan Amerikalı bir psikofarmakolog gibi, gerçeği ararken tuhaf ve genellikle yanlış yöntemlerin peşinden gitmeyi seçen bilim insanları da mevcut. Her yüzyılın kendine has eksantrik hayvan deneycileri var ve ileride çok daha fazlasının ortaya çıkacağı kesin. Biz insanlar atomu parçalamış, Ay’ı fethetmiş ve Higgs bozonunun izini bulmuş olabiliriz ama iş hayvanları anlamaya gelince önümüzde hâlâ uzun bir yol var.

Bu yolda yaptığımız hatalar ve anlayışımızdaki boşlukları doldurmak için yarattığımız mitler beni büyülüyor. Bu hata ve mitler, keşfin yapısı ve keşif yapan insanlar hakkında epey bilgi veriyor. Yaşlı Plinius, bir suaygırının derisinden kırmızı sıvı salgıladığını tasvir ederken kendisine aşina gelen açıklamalara, yani Roma tıbbına bakmış ve sağlıklı kalmak için kendi kanını akıtan bir hayvan hayal etmişti. Bunu yapması çok normaldi çünkü kendi döneminin insanıydı. Plinius her ne kadar yanılsa da suaygırının kızıl salgısının asıl açıklaması en az bu eski mit kadar olağanüstüdür ve gerçekten de kendi kendini tedavi etmekle ilişkilidir.

Hayvanlar hakkındaki en büyük mitlerimize neşter vurdukça genellikle bizi bilginin kıt ve her şeyin mümkün olduğu o fevkalade saf zamanlara geri götüren büyüleyici bir mantığın ortaya çıktığını gördüm. Neden kuşlar Ay’a göç etmesin, sırtlanlar her mevsim cinsiyet değiştirmesin ve yılanbalıkları çamurdan kendi kendine oluşmasın ki? İlerleyen sayfalarda göreceğimiz gibi, özellikle gerçeklerin de bir o kadar inanılmaz olduğu düşünülürse.

Hayvanlar hakkındaki en saçma mitler, Roma İmparatorluğu’nun çöküşünün ardından, Ortaçağ’da yeni filizlenen doğa tarihi biliminin Hıristiyanlık tarafından gasp edilmesiyle canlanmıştı. Söz konusu dönem, canavar kitaplarının altın çağıydı. Hayvanlar âlemini konu alan bu ilk incelemeler, serçe-develerden (devekuşları) deve-leoparlara (zürafalar) ve deniz piskoposlarına (yarı balık, yarı papaz ve tamamen hayal mahsulü) kadar pek çok egzotik canavarın yaldızlı çizimleri ve detaylı tasvirleriyle doluydu. Ama canavar kitaplarının ortaya çıkma sebebi, hayvanların yaşantısını araştırmaya duyulan derin bağlılık değildi. Aslında hepsi tek bir kaynaktan, yani dördüncü yüzyıla ait Physiologus adlı bir el yazmasından alınıp süslenmişti. Bu el yazmasında halk efsaneleri bir tutam gerçekle ve bol bol dini benzetmeyle harmanlanmıştı. Physiologus Ortaçağ’da müthiş popüler bir kitap olmuştu (o dönemde onu geçen tek kitap İncil’di) ve onlarca dile tercüme edilerek absürt hayvan efsanelerini Etiyopya’dan İzlanda’ya kadar her yere yaymıştı.

İnanılmaz müstehcen bir içeriği olan canavar kitaplarında cinsellik ve günahtan sıkça bahsediliyordu. Bu durum, Kilise’nin kütüphaneleri için bu kitapların kopyalarını yazan ve resimlerini çizen rahiplerin çok hoşuna gitmiş olmalı. Kitaplarda olağanüstü yaratıklardan söz ediliyordu: ağzından gebe kalan ama kulağından doğum yapan gelincik; gaz çıkararak avcıdan kaçan bizon (o zamanki adıyla “bonnacon”) –söylentilere göre “bu gaz o kadar fenaydı ki saldıranlar şaşkına dönerek geri çekilmek zorunda kalıyordu” (illaki hepimizin başına gelmiştir)– ve şehvet düşkünlüğünü fazla kaçırmanın ardından penisi düşen geyik. Bunun gibi masallardan çıkarılıp Kilise’nin kalabalık güruhuna aktarılan bir sürü ders vardı. Neticede tüm hayvanları Tanrı yaratmıştı ve içlerinden yalnızca biri –insanoğlu– masumiyetini yitirmişti. Kitapları kopyalayarak çoğaltan yazıcıların gözünde hayvanlar âleminin işlevi, insanlara örnek teşkil etmekti. Bu yüzden Physiologus’taki tasvirlerin gerçeklik payını sorgulamak yerine, hayvanların insani özelliklerini ve Tanrı’nın hayvan davranışlarında sakladığı ahlaki değerleri arıyorlardı.

Bu da canavar kitaplarındaki bazı hayvanları neredeyse tanınmayacak hale getiriyor. Örneğin, filler canavarların en erdemlisi ve akıllısı olarak övülüyordu; o kadar “hassas ve uysallardı ki” kendi dinlerinin olduğuna bile inanılıyordu. Farelere karşı “büyük bir nefret” besledikleri ve içlerindeki pek derin vatan aşkı yüzünden sırf memleketleri akıllarına geldiğinde dahi gözyaşlarına boğulabildikleri söyleniyordu. Gayrimeşru ilişki konusunda “en iffetli” hayvanlardı ve hayatları boyunca eşlerinden ayrılmıyorlardı. Üstelik tam üç yüz yıl süren uzun bir hayatları vardı. Zinaya o kadar karşıydılar ki iş üstünde yakaladıklarını cezalandırıyorlardı. Cinsel hayatını çokeşli sürdüren sıradan bir fil bunları duysa bayağı şaşırırdı.

*

Hayvanlarda kendi yansımamızı arama ve onlara ahlaki yargılar yükleme tutkumuz daha aydınlık çağlarda da devam etti. Belki de bu alanın en büyük günahkârı ve bu kitabın en büyük yıldızı, ünlü Fransız doğabilimci Buffon Kontu Georges-Louis Leclerc’dir. Bilimsel devrimin öncü figürlerinden biri olan bu debdebeli Kont, doğa tarihini Kilise’nin gölgesinden çıkarmak için biraz çelişkili bir mücadele vermişti. O dönemin çoğu bilim yazınına hâkim olan edebi tarz sebebiyle bilimsel analizden ziyade romantik bir romanı andıran kırk dört ciltlik destansı ansiklopedisi, göstermelik dindar anlatımıyla müthiş eğlenceli bir eserdi. Yaşantısını onaylamadığı hayvanlar hakkındaki ağır eleştirileri (örneğin dostumuz tembel hayvan, Fransız aristokrata göre “en alçak varoluş biçimi”ydi), neredeyse yere göğe sığdıramadığı varlıklara abartılı hayranlığı kadar gülünç ve yanlıştı. En gözde canavarlarından biri kunduzdu ve ileride keşfedeceğiniz gibi, kunduzun Kont Buffon’a aklını kaçırtan çalışkanlığı, gerçeği öğrendiğinizde yüce Buffon’u koca bir balona dönüştürüyor.

Bu tür antropomorfik dürtüler bugün bile devam ediyor. Pandalar o kadar sevimliler ki içimizdeki bakma, göz kulak olma dürtüsünü tetikleyerek muhakeme yeteneğimizi bastırıyorlar. Pandaların bizim müdahalemiz olmadan hayatta kalamayacak beceriksiz, cinsel yönden utangaç ayılar olduğuna inanmak istiyoruz; halbuki onlar feci ısırabilen, itiş kakışı bol grup seksten hoşlanan ve hayatta kalma konusunda epeyce tecrübeli hayvanlar.

1990’ların başında, ünlü evrimsel biyolog Dr. Richard Dawkins’in döneminde zooloji eğitimi aldım ve dünyaya türler arasındaki genetik ilişkiler penceresinden bakma yöntemini, aralarındaki akrabalık derecesinin davranışlarını nasıl etkilediğini öğrendim. Öğrendiklerimden bazıları çoktan yeni gelişmelerin gerisinde kaldı. Bu gelişmelere göre, bir genomun hücresel düzeyde okunma şekli en az içindekiler kadar önemli olabiliyor (bu yüzden DNA’mızın yüzde 70’i meşe palamudu solucanıyla ortak olmasına rağmen yemekli davetlerde çok daha eğlenceli olabiliyoruz). Bu konudan bahsetmemin sebebi, benimki dâhil her neslin hayvanlar hakkında atalarımızdan daha fazlasını bildiğini düşünmemiz ama hâlâ sık sık yanılmamız: zoolojinin büyük bir bölümü, bilgiye dayalı tahminden biraz fazlası.

Modern teknolojiyle birlikte tahminlerimiz gelişiyor. Doğa tarihi belgesellerinin yapımcı ve sunucusu olarak dünyayı dolaştım ve keşfin mutfağında gerçekleri didik didik arayan en azimli bilim insanlarından bazılarına ayrıcalıklı erişim fırsatı yakaladım. Maasai Mara’da hayvanlara IQ testi yapan bir uzmanla, Çin’de panda pornosu dağıtan bir işportacıyla, tembel hayvanlar için “kıç-ölçer” yapan İngiliz mucitle (bilimsel bir amacı var) ve dünyanın ilk şempanze sözlüğünün İskoç yazarıyla tanıştım. Sarhoş sığınların peşinden koştum, kunduz “testisleri” dişledim, amfibik afrodizyakların tadına vardım, akbabalarla uçmak için uçurumdan atladım ve suaygırı dilinden birkaç kelime konuşmaya çalıştım (tabii hepsi aynı anda değil). Yaşadığım deneyimler, hayvanlar ve hayvan biliminin durumu hakkında pek çok şaşırtıcı gerçeğe gözlerimi açtı. Bu kitap, söz konusu gerçekleri sizinle paylaşma ve gerek büyük filozof Aristoteles, gerek Walt Disney’in Hollywood’daki soyu aracılığıyla yayılan hayvanlar âlemi hakkında uydurduğumuz en büyük yanılgıları, yanlışları ve mitleri bir araya getirerek, kendi yanlış anlaşılmalarla dolu hayvanat bahçemi inşa etme çabalarım sonucunda doğdu.

Haydi, bu muhteşem hikâyelere zihninizi açın. Ama hepsinin gerçek olmasını beklemeden.


Önceki gönderi