Bağışıklık Biliminin Başladığı Yerde Sezgiler Biter

Yayınevi notu:

Türkiye yayıncısı olmaktan gurur duyduğumuz Mikrobiyota - Yaşama Büyüleyici Bir Bakış (orj. I Contain Multitudes) kitabının yazarı Ed Yong, geçtiğimiz altı ay boyunca The Atlantic dergisi için COVID-19 ekseninde araştırma yazıları kaleme aldı. Bunların arasında özellikle biri, geçtiğimiz ay çıkan ve pandeminin ilk gününden bu yana sıkça sorgulanan "bağışıklık sistemi-Covid19" ilişkisini ele alan araştırma yazısı oldukça büyük bir ilgi gördü. Biz de bu yazı dil engeline takılmasın istedik. Mikrobiyota'yı da dilimize kazandırmış Şiirsel Taş'ın çevirisini üstlendiği makaleyi altta beğeninize sunuyoruz. 

Yazıyı özgün dilinde okumak isterseniz: https://www.theatlantic.com/health/archive/2020/08/covid-19-immunity-is-the-pandemics-central-mystery/614956/

Bağışıklık Biliminin Başladığı Yerde Sezgiler Biter

Ki bu çok kötü çünkü bağışıklık sisteminin koronavirüse nasıl tepki verdiğini anlamamız gerek.

 

Princeton’dan Jessica Metcalf geçenlerde bağışıklık bilimi (immünoloji) ile ilgili bir fıkra anlattı. Bir immünolog ile kardiyolog kaçırılır. Haydutlar ikisinden birini vurmakla tehdit eder ama insanlığa daha fazla katkısı olana dokunmayacaklarına söz verirler. Kardiyolog “Ben milyonlarca kişinin hayatını kurtaran ilaçlara destek verdim,” der. Bu sözlerden etkilenen haydutlar bu kez immünoloğa dönüp “Peki sen ne yaptın?” diye sorarlar. İmmünolog, “Sorun şu ki bağışıklık sistemi çok karmaşık…” Bunun üzerine kardiyolog araya girer, “Beni hemen vurun.”

Sorun şu ki bağışıklık sistemi çok karmaşıktır. Vücudun herhalde beyin dışında en karmaşık parçasıdır; bizi tehlikeli virüslerden ve diğer mikroplardan koruyan saçma denebilecek kadar girift bir hücreler ve moleküller ağından oluşur. Bu bileşenler göreve çağrılır, çoğalır, celallenir, sakinleşir ve birbirlerini dönüştürebilirler. İçlerinden bazıları bir şeyleri çılgınca parçalayan bin tane Rube Goldberg makinesi hayal edin. Şimdi de makine bileşenlerinin yüksek güvenlikli şifre gibi görünen etiketler taşıdığını düşünün: CD8+, IL-1β, IFN-γ. Bağışıklık bilimi, Metcalf’ın anlattığı fıkrada olduğu gibi, immünolog olmayan biyoloji profesörlerinin bile kafasını karıştırır.

Bağışıklık sözcüğü bile kafa karışıklığına neden olur. İmmünologlar bu sözcüğü kullanırken, bağışıklık sisteminin bir patojene –sözgelimi antikor üreterek ya da savunma hücrelerini bir araya toplayarak– verdiği yanıtı kast eder. Ama immünologlar dışında herkes bu terimi enfeksiyondan korunduğunu, yani bağışık olduğunu anlatmak için (ve öyle olduğunu umut ederek) kullanır. Fakat bir bağışıklık yanıtı, her zaman günlük konuşma dilinde kast ettiğimiz türden bir bağışıklık oluşturmayabilir. Her şey antikorların ve hücrelerin ne kadar etkili, ne kadar fazla ve uzun ömürlü olduğuna bağlıdır.

O halde bağışıklık genellikle mutlaklar değil dereceler meselesidir. Ve COVID-19 pandemisiyle ilgili en önemli soruların altında bu mesele yatar. Niye bazıları hastalığı ağır geçirirken diğerleri hafif atlatır? Hastalığı geçirenler tekrar hastalanabilir mi? Pandemi önümüzdeki aylarda ve yıllarda nasıl seyredecek? Aşı işe yarayacak mı?

Bu soruları yanıtlamak için maalesef öncelikle bağışıklık sisteminin SARS-CoV-2 koronavirüse nasıl tepki verdiğini anlamalıyız. Maalesef diyorum çünkü gördüğünüz gibi bağışıklık sistemi çok karmaşık.

İşleyiş kabaca şöyledir.

Üç aşamanın ilkinde sistem tehdidin ne olduğunu saptar, yardım çağrısında bulunur ve karşı saldırı başlatır. Bir virüs solunum yollarınıza girip hücrelere sızar sızmaz bu süreç başlar. Hücreler, patojenlerde bulunan ama insanlarda bulunmayan molekülleri algılayınca sitokin denen proteinleri üretir. Bazıları alarm işlevi görür, çeşitli akyuvarlardan oluşmuş bir bölük kurar ve hücreleri aktifleştirir; bu akyuvarlar canını dişine takıp davetsiz misafir olan virüsleri yutar, sindirir, tahrip gücü yüksek kimyasallarla bombardımana tutar ve daha da fazla sitokin salıverir. Bu sitokinlerden bazıları (interferonlar) virüslerin çoğalmasını doğrudan engeller. Bu saldırgan eylemler iltihaba yol açar. Kızarıklık, sıcaklık artışı, şişlik ve ağrı – bunların hepsi bağışıklık sisteminin planlandığı şekilde çalıştığını gösterir. 

Başlangıç aşamasında meydana gelen bu olaylar doğal bağışıklık sisteminin bir parçasıdır. Hızlıdır; virüsün vücuda girmesinin ardından dakikalar içinde ortaya çıkar. Kadimdir; çoğu hayvanda ortak olan bileşenleri kullanır. Geneldir; herkeste az çok aynı şekilde işler. Ve kapsamlıdır; insana ait değilmiş ve tehlikeliymiş gibi görünen ne varsa, hangi özgül patojen olduğuna bakmaksızın güçlü tepki verir. Doğal bağışıklık sistemi hassasiyetle ilgili eksiğini hızıyla kapatır. Görevi, bir enfeksiyonu olabildiğince çabuk etkisiz hale getirmektir. 

Hava yollarınızdaki bütün bu kavga dövüşün ortasında ulak hücreler virüs parçacıklarını yakalayıp, ileri düzeyde özelleşmiş akyuvarlar olan T hücrelerinin beklediği lenf bezlerine taşır. T hücreleri önceden programlanmış, seçici savunma hücreleridir. Hepi topu birkaç zilyon olası patojenden birine saldırmak için hazır bekleyen bu hücrelerden her biri diğerinden az da olsa farklıdır. Teorik olarak vücudunuzun bir yerinde, karşılaştığınız her yeni virüsle mücadele edebilecek bir T hücresi vardır. Vücudunuzun o hücreyi bulup harekete geçirmesi gerekir sadece. Lenf bezini, kır saçlı paralı askerlere benzeyen T hücreleriyle dolu bir bar olarak düşünün; paralı askerlerden her biri tek bir hedefle dövüşmeye hazırdır. Ulak hücre elinde grenli bir fotoğrafla bara dalar ve içeridekilere sırayla sorar: Senin adamın bu mu? Fotoğraftakini tanıyan paralı asker silahını kuşanır ve kendini klonlayarak oluşturduğu tabur hava yollarına doğru uygun adım ilerler.  

Bazı T hücreleri, virüslerin saklandığı solunum yolu hücrelerini havaya uçuran katillerdir. Bazılarıysa bağışıklık sisteminin geri kalanını destekleyen yardımcılardır. Yardımcı T hücreleri, B hücrelerini etkinleştirerek onların antikor üretmesini sağlar. Antikorlar, virüslerin konak hücrelere tutunmak için kullandığı yapılara yapışıp onları nötralize eden küçük moleküllerdir. Kabaca söylemek gerekirse –bunun önemine sonra geleceğiz– antikorlar hücre dışında gezinen virüsleri siler süpürürken, T hücreleri hücreye zaten girmiş olan virüsleri öldürür. T hücreleri yıkımdan sorumludur, antikorlarsa temizlikten.

Gerek T hücreleri gerekse antikorlar sonradan kazanılmış (edinilmiş, adaptif) bağışıklık sisteminin parçasıdır. Bağışıklık sisteminin bu kolu, doğal bağışıklık kolundan daha hassas ama daha yavaştır. Doğru hücreleri bulmak ve etkinleştirmek günler sürebilir. Ayrıca uzun ömürlüdür çünkü doğal bağışıklık sisteminden farklı olarak bir belleğe sahiptir.

Seferber olan T ve B hücresi kuvvetlerinin çoğu ortam virüsten arındırıldıktan sonra görevden çekilir ve zaman içinde ölür. Ama bu hücrelerin küçük bir bölümü iş başında kalır: dolaşım sisteminizde devriye gezen, organlarınıza sığınmış 2020 COVID-19 savaşı gazileri. Bağışıklık yanıtının bu üçüncü ve son aşamasında uzmanlardan birkaçı hazır ve nazır tutulur. Aynı virüs tekrar saldırırsa bu “bellek hücreleri” hızla harekete geçer ve günlerce süren olağan gecikmeye mahal vermeksizin kazanılmış bağışıklık sisteminin işleyişini başlatabilir. Bellek, yani daha önce bizi hasta eden etkene karşı gelişen uzun süreli savunma, günlük dilde kullandığımız anlamıyla bağışıklığın temelini oluşturur. 

Bağışıklık sistemi ve onun solunum sistemini etkileyen virüslerle olan etkileşimi hakkında bildiklerimize göre yeni koronavirüs vücuda girdiğinde böyle olması gerekir. Ama gerçekte ne olur? Şey … aah ah … sorun şu ki, bağışıklık sistemi çok karmaşıktır.

La Jolla İmmünoloji Enstitüsü’nden Shane Crotty, genel anlamda bağışıklık sisteminin SARS-CoV-2’ye verdiği tepki için “bana yeni bir solunum sistemi enfeksiyonu var deseydiniz olmasını bekleyeceğim türden bir yanıt,” diyor. Önce doğal bağışıklık sistemi devreye girer, ardından kazanılmış bağışıklık sistemi. Çalışmalar, enfekte olan kişilerde koronavirüse özgü makul düzeylerde T hücresi ve antikor oluştuğunu gösteriyor. “Sonuç olarak ortada büyük bir sürpriz yok,” diyor Chicago Üniversitesi’nden epidemiyolog Sarah Cobey. 

Yine de “insanları hasta eden herhangi bir virüsün bağışıklık sisteminden paçayı sıyırmak için başvurduğu hiç değilse bir tane iyi hilesi olmalı,” diyor Crotty. Görünüşe göre yeni koronavirüsün hilesi erken dönemde yürüttüğü gizli harekât; virüs doğal bağışıklık sisteminin harekete geçmesini her nasılsa geciktiriyor ve çoğalmasını engelleyen interferonların üretimini sürecin başında engelliyor. “Sonucun iyi mi kötü mü olacağını belirleyen temel faktörün bu olduğuna inanıyorum,” diyor Yale Üniversitesi’nden immünolog Akiko Iwasaki. Böylece alarm çanları çalmaya başlamadan önceki kısa pencere döneminde virüs sessiz sedasız çoğalır. Gecikmeler birbirini izler: Doğal bağışıklık yanıtı yavaşlayınca, kazanılmış yanıt da geri kalır. 

Buna rağmen, enfekte olan pek çok kişide birkaç hafta süren tatsız belirtilerin ardından vücut virüsten temizlenir. Ama diğer hastalarda böyle olmaz. Bu hastalar belki de başlangıçta çok fazla miktarda virüse maruz kalmıştı. Belki de doğal bağışıklık sistemleri ileri yaş ya da kronik hastalık nedeniyle zaten zayıf düşmüştü. Bazı vakalarda kazanılmış bağışıklık sisteminin de performansı düşüktür: T hücreleri harekete geçer ama daha virüsün hakkından gelemeden geriler ve Iwasaki’nin dediği gibi “neredeyse bağışıklığın baskılanmasına yol açar.” Bu çifte başarısızlık virüsün daha derinlere inerek, akciğerlerdeki savunmasız hücrelere ve böbrekler, kan damarları, sindirim sistemi ve sinir sistemi gibi diğer organlara ulaşmasına izin verebilir. Bağışıklık sistemi enfeksiyonu sınırlayamaz ama denemekten de vazgeçmez. Ve bu da başlı başına bir sorundur.

Bağışıklık yanıtı doğası gereği yamandır. Hücreler telef olur. Zararlı kimyasallar ipini koparır. İdeal olan, bu şiddet gösterisinin hedef odaklı ve sınırlı gerçekleşmesidir; Metcalf’ın dediği gibi, “Bağışıklık sisteminin yarısı, diğer yarıyı devre dışı bırakmak üzere tasarlanmıştır.” Fakat bir enfeksiyon zıvanadan çıkmışsa bağışıklık sistemi de aynı şekilde davranabilir ve bu durumda sistemin virüsü kontrol etmeye yönelik uzamış, savruk çabaları çok fazla ikincil hasara yol açar.

Anlaşılan ağır COVID-19 vakalarında olan bu. “Vücudu virüsten temizlemekte yeterinde hızlı davranmadığınız takdirde virüsün ve bağışıklık sisteminin vereceği hasara karşı savunmasız kalırsınız,” diyor Columbia Üniversitesi’nden mikrobiyolog Donna Farber. Yoğun bakım birimlerinde yatanların çoğu göründüğü kadarıyla, sonunda virüsü alt etseler bile kendi bağışıklık hücrelerinin tahrip gücüne yenik düşüyorlar. Diğerleriyse taburcu edildikten uzun zaman sonra kalıcı akciğer ve kalp sorunlarından mustarip oluyorlar. Bağışıklık sisteminin verdiği bu tür aşırı tepkiler şiddetli influenza (grip) vakalarında da görülür ama COVID-19’da hasar çok daha büyüktür. 

Beklenmedik bir şey daha var. Normalde bağışıklık sistemi üç büyük patojen grubuyla (hücreleri istila eden virüsler ve mikroplar; hücreye giremeyen bakteriler ve mantarlar; parazit kurtlar) mücadelesi sırasında farklı hücre ve molekülleri seferber eder. Bir virüs enfeksiyonu sırasında bu programlardan sadece ilkinin etkinleşmesi gerekir. Fakat Iwasaki’nin ekibi, COVID-19 vakalarında her üçünün de etkinleştiğini gösterdi. “Tamamen rasgele görünüyor,” diyor Iwasaki. En kötü vakalarda “bağışıklık sistemi ne yapması gerektiğini bilemeyecek kadar şaşkın görünür.” 

Bunun niye olduğunu ve neden sadece bazı insanlarda olduğunu henüz bilmiyoruz. Pandeminin sekizinci ayında COVID-19 ile ilgili tecrübelerin çeşitliliği can sıkıcı gizemini koruyor. Sözgelimi elden ayaktan düşüren belirtilerin aylarca sürdüğü “uzun süreli taşıyıcılar”ın neden bu kadar fazla olduğunu bilmiyoruz. Bu hastaların birçoğu hastaneye hiç yatmadığından, antikor ve T hücresi yanıtlarının ölçüldüğü çalışmalarda temsil edilmiyor. Mount Sinai Hastanesi’nden Davis Putrino, incelediği 700 uzun süreli taşıyıcıdan üçte birinin antikor testinin, COVID-19 ile uyumlu belirtiler göstermelerine rağmen negatif sonuç verdiğini söylüyor. Bu taşıyıcıların bağışıklık sisteminin koronavirüsle karşılaştıklarında farklı bir şey yapıp yapmadığı belirsiz. 

 

Bu tür gizemlerin artmasını bekliyoruz. Bağışıklık sisteminin virüse verdiği tepki biyolojiyle ilgili bir mesele ama tanık olduğumuz tepki yelpazesini, yürütülen politikalar da etkiliyor. Kötü kararlar alınması vaka sayısının artması, dolayısıyla olası bağışıklık yanıtlarındaki çeşitliliğin ve buna bağlı olarak nadir olayların sıklığının artması anlamına geliyor. Başka bir deyişle pandemi kötüleştikçe acayipleşecek. 

Birkaç örüntü, daha kolay olası açıklamalar sunar. Mount Sinai Üniversitesi Icahn Tıp Fakültesi’nden Florian Krammer’a göre “Çocukların doğal bağışıklık sistemi tetiği çekmeye dünden hazır.” Bu, çocuklarda ağır enfeksiyonların neden nadir görüldüğünü açıklayabilir. İleri yaş grubundakiler bu kadar şanslı değil. Ayrıca paralı asker dolu bar metaforuna dönecek olursak, yaşlılardaki barlar daha tenhadır. “Kazanılmış bağışıklık yanıtının harekete geçmesi daha uzun sürer,” diyor Farber. 

Kimilerinin yeni koronavirüse karşı önceden belli düzeyde bağışıklık gösterebileceğine dair birtakım ipuçları da mevcut. ABD, Almanya, Hollanda ve Singapur kökenli, birbirinden bağımsız dört grubun çalışmalarında, SARS-CoV-2’ye maruz kalmamış kişilerin yüzde 20 ila 50’sinde virüsü tanıyan anlamlı sayıda T hücresi bulundu. “Çapraz reaksiyon” gösteren bu hücrelerin, hafif seyreden soğuk algınlıklarının üçte birine sebep olan dört koronavirüs ve diğer hayvanlarda enfeksiyona yol açan başka koronavirüslere bağlı enfeksiyonlar sonucunda ortaya çıkmış olması muhtemel. 

Fakat Farber çapraz reaksiyon veren T hücreleriyle ilgili bir uyarıda bulunuyor: “Bu hücreler koruyuculuğa dair kesinlikle hiçbir şey söylemiyor.” Sezgilerimiz koruyucu olacaklarını düşündürse de bağışıklık biliminin başladığı yerde sezgiler ölür. T hücreleri hiçbir şey yapmıyor olabilir. Uzak bir ihtimal ama hastalığın daha ağır seyretmesine zemin hazırlıyor da olabilirler. Bundan ancak, çok sayıda gönüllünün T hücre düzeylerini kontrol edip, kimin enfekte olduğunu ve enfeksiyonun nasıl seyrettiğini görmek için bu gönüllüleri uzun süre izleyerek emin olabiliriz. 

Çapraz reaksiyon veren hücrelerin faydası olsa bile, T hücrelerinin enfekte olmuş hücreleri havaya uçurarak etki gösterdiğini unutmayın. O nedenle enfeksiyonun bulaşmasını engellemeleri muhtemel olmasa da enfeksiyonların şiddetini azaltmaları mümkün. Peki bu, neden bazı ülkelerin COVID-19 sürecini daha rahat geçirdiğini –uygulanan politikaların etkisini bir kenara bırakacak olursak– açıklamamıza yardımcı olabilir mi? Kimilerinde belirtilerin niye hafif seyrettiğini açıklayabilir mi? Çapraz reaksiyon veren hücrelerin tanımlandığı çalışmalardan birinin yürütücülerinden olan Crotty, “Bu spekülasyonlar sizi tezelden çıldırtabilir,” diyor. “Birçokları bu fikre tutundu ve bunun her şeyi açıklayabileceğini söyledi. Evet, açıklayabilir! Ya da hiçbir şeyi açıklamayabilir. Gerçekten de insanı çileden çıkaran bir durum.”

“Keşke öyle olmasaydı,” diye ekliyor, “ama bağışıklık sistemi gerçekten de karmaşık.” 

Acilen çözülmesi gereken gizemlerden bir diğeri enfeksiyondan sonra ne olduğu ve hastalığa tekrar yakalanıp yakalanmayacağımız. Araştırmacıların, kalan antikorların, T hücreleri ve bellek hücrelerinin COVID-19’a karşı ne kadar koruyucu olabileceğini, hatta bunu nasıl ölçeceklerini dahi hâlâ bilmemeleri kritik bir sorun. 

Temmuz ayında bir grup İngiliz araştırmacı birçok COVID-19 hastasının, koronavirüse karşı gelişen nötralizan antikorlarında birkaç ay sonra önemli düzeyde azalma olduğunu gösteren bir çalışma yayımladılar. Haziran ayında yayımlanan Çin’de yapılmış bir başka çalışmada da benzer sonuçlar bulunmuştu. Bu iki çalışma, insanların enfeksiyonu tekrar tekrar geçirebileceği, dahası birçok aşı nötralizan antikor oluşturarak etki gösterdiğinden aşının uzun süreli koruma sağlayamayacağı endişesini doğuran haber başlıklarıyla bir panik dalgası yarattı. Ama konuştuğum immünologların çoğu fazla endişeli değildi çünkü –bu kez güven verici anlamda– bağışıklık sistemi gerçekten de karmaşık. 

Her şeyden önce, antikorların azalması beklenen bir durum. Bir enfeksiyon sırasında antikorlar iki farklı B hücresi grubu tarafından üretilir. İlk grup hızlı ve kısa ömürlüdür; hızla yükselen bir antikor tsunamisinin ardından hücreler yavaş yavaş ölür. İkinci grup daha yavaş ama uzun ömürlüdür; vücudu daha hafif antikor kabarmalarıyla mütemadiyen yıkar.  Enfeksiyon sırasında, ilk gruptan ikincisine geçerken antikor düzeyleri genellikle azalır. “Bunda korkulacak bir şey yok,” diyor Krammer. 

Stanford Üniversitesi’nden Taia Wang o kadar iyimser bakmıyor. Kimileri sonuçlanmış kimileri de sonuçlanmak üzere olan bazı çalışmalara göre birçok kişide nötralizan antikorların birkaç ay sonra kaybolduğunu söylüyor. “Altı ay önce bir tahminde bulunmamı isteseydiniz, daha uzun süreli olacağını düşünürdüm,” diyor. “İstediğimiz kadar kalıcı değiller.”

Fakat “antikorların ölçülebilir düzeyde olmaması bağışık olmadığınız anlamına gelmez,” diyor Iwasaki. Antikorlar sıfırı tüketse bile, T hücrelerinden ötürü kazanılmış bağışıklık devam edebilir. Bellek B hücreleri, şayet kalıcı olurlarsa, mevcut stoklar azalsa dahi antikor düzeylerini hızla ikmal edebilirler. Daha da önemlisi, COVID-19’a karşı korunmak için kaç nötralizan antikora ihtiyaç duyduğumuzu hâlâ bilmiyoruz. 

Wang da buna katılıyor: “Sadece antikor miktarının önemli olduğu kanısı yaygın ama mesele bundan daha karmaşık,” diyor. “Antikorların niteliği de önemli.” Nitelik, antikorların virüsün neresine ne kadar iyi yapıştığıyla tanımlanabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse, COVID-19’u atlatan birçok kişide nötralizan antikor düzeyleri düşük olsa da bazılarında nötralizasyon iyidir. “Miktarı ölçmek daha kolay,” diye ekliyor Wang. “Niteliği belirlemenin yolları daha fazla ve bunlardan hangilerinin amaca uygun olduğunu bilmiyoruz.” (Ayrıştırılması ve analiz edilmesi antikorlara göre çok daha güç olan T hücreleri açısıdan bu daha da büyük bir sorun.)

 

Bu belirsizlikler, dikkatli planlanmış büyük aşı çalışmalarına duyulan ihtiyacı artırıyor. İlk çalışmalardan gelen ümit vaat edici sinyallerin, pratik hayatta anlamlı bir korumaya denk düşüp düşmediğini şimdiden bilmek zor. Bilim insanları, ya doğal yolla enfekte olmuş ya da bir aşı çalışmasına katılmış kişileri içeren büyük grupları inceleyerek COVID-19 bağışıklığını nasıl ölçeceğimizi anlamaya çalışıyorlar. Araştırmacılar gönüllülerin antikorlarını ve T hücrelerini zaman içinde tekrar tekrar ölçecek ve herhangi birinin yeniden enfekte olup olmadığına bakacaklar. Krammer birkaç ay sonra ya da belki de sene sonuna doğru sonuç alabileceklerini düşünüyor. “Süreci hızlandırmanın yolu yok,” diyor. Çünkü … çünküsünü biliyorsunuz işte.

Bu arada yayımlanan bazı anekdotal raporlarda, COVID-19’a ikinci kez yakalanan ve sağlık durumu aylarca iyi gittikten sonra koronavirüs testi tekrar pozitif çıkan kişilerde yeni enfeksiyonlar olduğu iddia edildi. Bunlar endişe verici ama yorumlanması zor vakalar. Tanı testlerinin saptadığı genetik madde olan virüs RNA’sı uzun süre kalıcı olabileceğinden vücut virüsten temizlenmiş olsa bile test aylarca pozitif sonuç verebilir. Gribe yakalanıp doktora gitmiş olan böyle bir hastaya tekrar koronavirüs testi yapılmış, pozitif sonuç alınmış ve yanlışlıkla yeniden enfeksiyon geçiren bir vaka olduğu düşünülerek tedavi uygulanmış olabilir. Her ikisinde de “Virüs genlerinin dizi analizini yapmadığınız sürece yeniden enfeksiyon olup olmadığını kanıtlamanız gerçekten zor,” diyor Iwasaki. “Elimizde böyle bir veri yok ve olmasını beklemek de anlamsız.”

Suçiçeği ve kızamık gibi bazı hastalıklarda bağışıklık ömür boyu sürer ama diğer birçok hastalıkta zamanla azalarak silinir. Pandemi uzayıp gittikçe, COVID-19’u yenmiş olanlar içinde en az birkaç kişinin enfeksiyonu tekrar yenmesini bekleriz. Cobey’e göre, yeniden enfeksiyonların hâlâ sadece sınırlı bilgi veren anekdotlara konu olması “eğer varsa bile çok düşük oranda olduğunu” düşündürüyor. Ama unutmayın: Daha büyük bir pandemi daha acayip bir pandemi demek. Doğrulanmış 5 milyon vaka varken, sadece binde 1 oranında görülen bir olay bile nereden baksanız 5000 kişiyi etkileyecektir. 

İkinci bir COVID-19 dalgası yaşanması halinde sonucu kestirmek yine zor. Dang humması gibi bazı hastalıklarda, enfeksiyona karşı oluşan antikor yanıtı, sezgilere ters düşse de, bir sonraki enfeksiyonun daha ağır seyretmesine yol açabilir. Şimdiye dek SARS-CoV-2’de böyle olduğuna dair bir kanıt bulunmadığını söyleyen Krammer, yeniden enfeksiyonların ilkinden daha hafif seyredeceğini düşünüyor. Çünkü sözgelimi gribe kıyasla, koronavirüsün kuluçka süresi daha uzun, yani enfeksiyonun başlamasıyla belirtilerin ortaya çıkması arasındaki pencere dönemi daha geniş. Bu durumda bellek hücrelerinin, antikor ve T hücrelerinden oluşan yeni bir kuvveti seferber etmek için daha fazla zamanı olacağını düşünebiliriz. “İleride bağışıklıkta bir kayıp olsa bile, bu pandemiyi tekrar yaşamak zorunda değiliz,” diyor Cobey. 

 

Virüsle ilgili akıbetimizi, koruyucu bağışıklığın ne kadar süreceği belirleyecek. MERS ve orijinal SARS gibi ağır enfeksiyona yol açan koronavirüslere karşı gelişen kazanılmış bağışıklık en az birkaç yıl sürer. Soğuk algınlığı gibi daha hafif enfeksiyona neden olan koronavirüslerdeyse bir yıl içinde kaybolur. SARS-CoV-2’ye karşı gelişen bağışıklık süresinin bu ikisinin arasında bir yerde olması ve virüsle ilgili diğer her şeyde olduğu gibi bağışıklık süresinin de büyük değişkenlik göstermesi akla yakın görünüyor. “Herkes bilmek istiyor,” diyor Singapur’daki Duke-NUS Tıp Fakültesi’nden Nina Le Bert. “Verecek bir yanıtımız yok.”

 

İkinci enfeksiyon şöyle dursun, insanların çoğu daha ilk enfeksiyonu geçirmedi. Pandeminin akıbetiyle ilgili şu an yaşadığımız belirsizlik “bağışıklık yanıtından değil, sosyal mesafe ya da maske takmayla ilgili uygulanan politikalardan kaynaklanıyor,” diyor Cobey. Fakat modelleme çalışmaları, önümüzdeki yıl ve sonrası için, bağışıklık sisteminin virüse ve olası bir aşıya vereceği tepkilerin kesin detaylarının hayatımızı radikal biçimde etkileyeceğini gösteriyor. Virüs yıllık salgınlara sebep olabilir. Yeterli sayıda insan aşılanana ya da enfekte olana dek dünyayı kasıp kavurduktan sonra ortadan kalkabilir. Yıllarca sessiz kaldıktan sonra ansızın hortlayabilir. Bu senaryoların hepsi ihtimal dâhilinde ama biz bağışıklık sistemini daha iyi öğrendikçe olasılık aralığı daralacak. 

Sistem insanı çileden çıkaracak denli karmaşık olabilir ama aynı zamanda toplumumuzun ders çıkarabileceği ölçüde etkili ve dayanıklıdır. Önceden hazırlık yapar, geçmişinden ders alır. Bir savunma hattının çökmesi ihtimaline karşı fazlasıyla yedeği vardır. Hızlı davranır ama aşırı tepkilerin önüne geçen kontrol ve dengelere sahiptir. Ve genellikle işe yarar. Etrafımızdaki onca enfeksiyon tehdidine rağmen çoğu insan çoğu zaman hasta değildir.

“Karmaşık bir sistem,” diyor Iwasaki. “Ve bence güzel.”

 

Ed Yong, 5 Ağustos 2020, The Atlantic

Çeviri: Şiirsel Taş


Önceki gönderi