Küçük İnsanlardan Büyük Sorular

küçük insanlardan büyük sorular kapak

Fotoğraf: Büşra Tarçalır

NEDEN KENDİ KENDİMİ GIDIKLAYAMIYORUM?
David Eagleman
sinirbilimci

Şaşırtıcı, değil mi? Kendinizi gıdıklamayı ne kadar denerseniz deneyin, ayak tabanlarınızı ve koltukaltınızı bile gıdıklamaya çalışsanız, başaramazsınız.

Bunun nedenini anlamak için beyninizin nasıl çalıştığını bilmeniz gerek. Beynin başlıca görevlerinden biri, sonraki adımda ne olacağını tahmin etmektir. Siz hayatınızı yaşarken, merdivenlerden inerken ya da kahvaltınızı yaparken, beyninizin çeşitli bölümleri az sonra neler olacağını kestirmeye çalışır.

Bisiklete binmeyi nasıl öğrendiğinizi hatırlıyor musunuz? Başlangıçta, gidonu sabit tutarken pedal çevirmek yoğun bir dikkat gerektirmişti. Ama bir süre sonra bisiklete binmek sizin için çocuk oyuncağı haline geldi. Şimdi bisikleti sürmek için yaptığınız hareketlerin farkında bile değilsiniz. Beyniniz, yaşadığınız deneyimlerden, neyi beklemesi gerektiğini biliyor; böylece vücudunuz bisikleti otomatik olarak kullanabiliyor. Beyniniz, yapmanız gereken bütün hareketleri öngörebiliyor.

Sadece farklı bir şey olursa –diyelim ki kuvvetli bir rüzgâr çıkarsa ya da lastiğiniz patlarsa– o zaman bisiklete binerken yaptıklarınızı bilinçli olarak düşünmeniz gerekir. Böyle beklenmedik bir şey olduğunda, beyniniz bir sonraki adımda ne yapacağına dair öngörülerini değiştirmeye zorlanır. Eğer işini iyi yaparsa, esen güçlü rüzgâra uyum sağlayabilir, vücudunuzu düşmeyecek şekilde eğebilirsiniz.

Beynimizin bir sonraki adımda ne olacağını tahmin etmesi neden bu kadar önemli? Çünkü bu sayede daha az hata yapmamızı sağlar, hatta hayatımızı kurtarabilir.

Örneğin; bir itfaiye şefi yangın yerini gördüğünde, itfaiyecileri nasıl konumlandıracağına hemen karar verir. Geçmişteki deneyimleri, olabilecekleri kestirmesini ve alevlerle mücadele etmek için en iyi planı yapmasını sağlar. Beyni, farklı planların nasıl sonuç vereceğini anında kestirebilir; böylece adamlarının hayatını riske atabilecek kötü ya da tehlikeli planları eler.

Peki bütün bunların, gıdıklanmayla ilgili sorunun yanıtıyla ne ilgisi var?

Beyniniz her zaman hareketlerinizi ve vücudunuzun nasıl hissedeceğini öngördüğü için kendi kendinizi gıdıklayamazsınız. Başkaları sizi gıdıklayabilir çünkü onlar sizi şaşırtır. Sizi nasıl gıdıklayacaklarını önceden kestiremezsiniz.

Bu bilgiden yola çıkarak şu ilginç gerçeğe varıyoruz: Varsayalım ki, bir kuş tüyünü hareket ettiren bir makine yaptınız ama tüy makineyi çalıştırmanızın ardından bir saniyelik gecikmeyle hareket ediyor; işte o zaman kendinizi gıdıklayabilirsiniz. Çünkü o bir saniyelik gecikmeden ötürü kendi hareketlerinizin sonucu kestirilemez ve şaşırtıcı olur.

NEDEN BAZI İNSANLAR KÖTÜDÜR?
Dr. Oliver James
psikolog

Bir hatanız olmadığı halde anne babanız size kızdığı zaman ne hissettiğinizi düşünün. Gerçekten de çok öfkelenir ve biraz da üzülürsünüz, öyle değil mi?

Pekâlâ, belki daha sonra siz de gidip bir başka çocuğu kızdıracak bir şey yaparsınız. Ya da belki kardeşinizi kızdırırsınız; en sevdiği oyuncağı saklamanın veya matematikte kötü olduğunu hatırlatıp durmanın onu ne kadar gıcık ettiğini gayet iyi bilirsiniz. Bu kişi okuldan biri de olabilir; sözgelimi, balık yemekten nefret ettiği halde öğle yemeğinde balık olduğunu söyleyerek ya da ona lakap takıp dalga geçerek damarına nasıl basacağınızı bildiğiniz biri.

İnsanlar bu yüzden kötülük yapar. Birileri onları kızdıracak ya da üzecek bir şey yapmıştır. Onlar da bu duygudan kurtulmak ister. İşte bu yüzden sizi kızdırır ya da üzerler. Bu, aslında başkalarını çöp kutusu gibi kullanmaya benzer. İçlerinde biriken duygu çöpünü size boşaltmaya çalışırlar. Kısa süreliğine de olsa bir rahatlama hissederler. “Oh be! İçimdeki çöpten kurtuldum” diye düşünürler.

Oysa bu yöntem aslında bir işe yaramaz. Çok geçmeden o duygu çöpü içlerinde yeniden ortaya çıkar. Tıpkı denize ya da göle bir şey fırlatıp attığınızda, o cismin yeniden su yüzeyine çıkması gibi. Böyle olunca da kötü davrandıkları için rahatsız olurlar. Bazen de bununla ilgili kötü bir rüya görür ya da huysuzlaşıp homurdanırlar. Veya üzülüp ağlayabilirler.

Kimileriyse yaptıklarından ötürü herhangi bir rahatsızlık duymayabilir. Pek çok kişiye kötü davrandıkları için, böyle insanların pek seveni olmaz. Bu, onları daha da öfkelendirir ve üzer. Etraflarındaki insanlara giderek daha fazla çöp boşaltırlar. Ve durum daha da kötüye gider. Sonunda kendilerini çöp yığının ortasında buluverirler.

Bir dahaki sefere biri size kötü davrandığı zaman, kendinize şunu sorun: “Acaba bana kötü davranan bu insan neden bu denli mutsuz? Acaba onu bana kötülük yapmaya itecek kadar üzen ya da öfkelendiren şey ne?”

İşin ilginç yanı, böyle yaptığınız zaman, kendinizi o kadar da kötü hissetmeyeceksiniz.

KEDİM NASIL OLUYOR DA HER KAYBOLDUĞUNDA EVİN YOLUNU BULABİLİYOR?
Dr. Rupert Sheldrake
biyolog ve yazar

Eğer kısa mesafelerde ve daha önce bulunduğu yerlerden dönerken yolu bulabiliyorsa, büyük olasılıkla tanıdık gelen işaretleri, binaları, ağaçları ve benzeri şeyleri anımsıyordur. Tıpkı bildiğiniz bir yerden eve dönerken yaşadığınızda olduğu gibi. Fakat bazı kediler, sahipleriyle birlikte tatile çıktıktan sonra kaybolup, kilometrelerce ötede hiç bilmedikleri bir yerden eve dönüş yolunu bulabilir.

Köpekler de bunu yapabilir. Daha önce hiç gitmedikleri –bazen yüzlerce kilometre uzaktaki bir yerden– eve dönmelerini sağlayan bir yön duyusuna sahiptirler; tıpkı gerçek bir yaşam öyküsüne dayanan İnanılmaz Yolculuk adlı Disney yapımı filmde olduğu gibi.

Bu, hayvanlardaki yön bulma becerisi açısından buzdağının sadece görünen kısmıdır. Ev güvercinleri çok uzaklardan yuvaya dönebilir; bu, güvercin yarışlarında her zaman olan bir şeydir. Yarış güvercinleri yedi yüz elli kilometre öteden yuvaya aynı gün içinde dönebilir. Yuvayı o kadar uzaktan görmeleri mümkün değil; ayrıca bilimsel araştırmalar, güvercinlerin dönüş yolunu bulmasının, yolculuk sırasındaki dönüşleri ve sapmaları hatırlamasına bağlı olmadığını göstermiştir. Sadece Güneş’in konumuna göre hareket ediyor olmaları da pek mümkün değil çünkü bulutlu günlerde de geri dönebilirler, hatta eğitilirlerse geceleri bile.

Görünüşe göre Dünya’nın manyetik alanı, eve dönebilmelerinde rol oynuyor. Pusulanın kuzeyi göstermesinin nedeni Dünya’nın manyetik alanıdır; böylece elinizde pusulayla hangi yöne doğru gittiğinizi bilirsiniz. Fakat güvercinlerde pusula benzeri bir duyu olsa bile bu, yuvaya dönebilme becerisini bütünüyle açıklayamaz. Elinizde bir pusula varken, sizi bilmediğiniz bir noktaya paraşütle bıraksalar, hangi tarafın kuzey olduğunu söyleyebilirsiniz ama evinizin nerede olduğunu kestiremezsiniz.

Göç eden hayvanlar ve kuşların navigasyon becerisi daha da fazladır. Britanya’dan yola çıkan guguk kuşları yavrularını geride bırakıp Sahra Çölü’nü aşarak Güney Afrika’ya göç eder. Britanya’da kalan yavrular, başka kuş türleri tarafından büyütülür, anne babalarını asla görmezler. Ancak önceki kuşağın göç etmesinden haftalar sonra genç guguk kuşları bir araya gelir, ana babalarının döndüğü topraklara, yani Afrika’ya doğru yola çıkarlar.

Manyetik alan hayvanlardaki göç davranışında da rol oynamakla birlikte olayın bütününü açıklamada yine yetersiz kalır. Bana kalırsa, hayvanlar yuvalarına görünmez lastik gibi davranan bir alanla bağlı. Bir güvercin yuvasından yüzlerce kilometre ötede salıverilince, önce etrafta daireler çizer, ardından sanki bir güç tarafından çekiliyormuşçasına dosdoğru evin yolunu tutar. Genç guguk kuşlarında yön bulma duyusu kalıtsaldır; o türe ilişkin ortak bir belleğin kontrolünde adeta atalarının ait olduğu alan tarafından çekilirler. Ama bu sadece bir varsayım. Hayvanların bunu nasıl yapabildiğini aslında hiç kimse bilmiyor.

NEDEN SIKILIYORUM?
Profesör Peter Toohey
akademisyen ve yazar

Fillerin nasıl göründüğünü bilirsiniz. Çok iri, gri renkli, çok güçlü hayvanlardır. Ve hortum dediğimiz çok uzun, gri, tüylü burunları vardır. Uzun burunlarıyla bir şeyleri kavrayıp kaldırabilir ya da emebilirler.

Benim de bir hortumum olsaydı, sanırım hiç sıkılmazdım. Hortumumla su çekip eğlence olsun diye arkadaşlarımın üstüne püskürtürdüm. Ama filler sıkılır ve sıkıldıkları zaman da huysuzlaşırlar. Kocaman bacaklarıyla ter ter tepinerek iki yana sallanır, hortumlarını oraya buraya savururlar.

Filleri sıkıntıdan nasıl kurtarırsınız? Onlara müzik dinleterek. İçinde bol keman sesi olan, ağır, ciddi müziğe bayılırlar. Bu beni hiç şaşırtmamıştı doğrusu çünkü oldum olası, fillerin eski kafalı hayvanlar olduğunu düşünmüşümdür. Çünkü çok uzun yaşar, haliyle çok yaşlanırlar. Fillerin hoşlandığı müzikten siz de hoşlanır mısınız? Kalıbımı basarım ki hayır diyeceksiniz. Büyük olasılıkla siz daha çok şempanzelere benziyorsunuz. Kuzey İrlanda’daki Belfast Hayvanat Bahçesi’nde çalışan bazı araştırmacılar, rock’n’roll dinleyen şempanzelerin sıkıntı ve huysuzluktan kurtulduğunu görmüşler.

İyi de, filler neden müzik dinlemeye ihtiyaç duyacak kadar çok sıkılır? Eğer daracık bir hayvanat bahçesinde yaşıyorlarsa ve onları meşgul edecek bir şeyler yoksa elbette ki canları sıkılır. Arkadaşlarıyla etrafta rahat rahat gezinemez, sürekli aynı şeyleri yaşarlarsa sıkılmaları çok doğal: Kahvaltıda saman, öğle yemeğinde saman, akşam yemeğinde saman. Aynı yatak, aynı kafes, aynı eski dostlar.

Siz de aynı nedenlerle sıkılırsınız. Sizi meşgul edecek bir şeyler olmadığında. Arkadaşlarınız başka yere gittiğinde. Dışarı çıkıp oynamak istediğiniz halde, içeride kalıp sessiz sakin oturmak zorunda kaldığınızda.

Sıkılmak, vücudunuzun size farklı bir şey yapmanız gerektiğini anlatma biçimidir; böylece moraliniz bozulmaz, huysuzlanmazsınız. Arkadaşlarınız ya da ailenizle dışarı çıkar, yapacak heyecanlı bir şeyler bulursunuz. Bir dahaki sefere sıkıldığınız zaman neden fillerin yöntemini denemeyesiniz? Müziği açın ve hortumunuzu sallayın. Ya da bir maymun olun ve rock’n’roll dinleyin!

NEDEN GECELERİ UYURUZ?
Russell G. Foster
sinirbilim profesörü

Geceleri uyuruz çünkü vücudumuz gün içinde aktif olmaya uyum sağlamıştır. Yarasa ya da porsuk gibi hayvanlar gündüz uyur, karanlıkta avlanmaya çıktıkları için gece aktif yaşar.

Ortam aydınlıkken görüşümüz iyidir ama geceleyin iyi göremediğimiz için etrafta dolaşmamız zorlaşır. Yarasaların ve porsukların görüşü yetersizdir; bu hayvanlar ses ve kokulardan yararlanarak gece yolunu bulabilir. Fakat bunların hiçbiri uyku düzenimizin nasıl kontrol edildiğini açıklamaz.

Beynimiz bize ne zaman uyuyacağımızı söyler. Beynin derinliklerinde, birlikte çalışan ve bir tür saat alarmı işlevi gören, elli bin civarında sinir hücresinden oluşan biyolojik bir saat vardır; bu saat vücudumuza günün farklı zamanlarında ne yapacağını, ne zaman uyuyup ne zaman uyanacağımızı söyler. Yorgunluk da beynimizin, ne kadar süredir uyanık olduğumuzu hesaplayan bir başka bölümü tarafından kontrol edilir. Ne kadar uzun süre uyanık kalırsak, o kadar yorgun düşeriz.

Farklı saat dilimlerinde bulunan, kilometrelerce uzaktaki ülkelere uçmak “jet lag” dediğimiz duruma neden olur. Avustralya’da gündüzken, Türkiye’de gecedir ve siz yatmaya giderken, Kaliforniya’daki insanlar daha yeni uyanmaktadır. Vücut saatimiz yeni saat dilimine hemen uyum sağlayamaz. Uyum göstermesi günler alır. Bu nedenle, Avustralya’ya ya da Kaliforniya’ya gittiğinizde, beyninizdeki saat, yaşadığınız yerin saatinden yeni saat dilimine geçiş yapana kadar yanlış zamanlarda yorgunluk hisseder ya da acıkırsınız. Bir süre sonra “jet lag”in etkisinden kurtuluruz çünkü yeni saat diliminde gözümüzün algıladığı ışık, vücut saatimizi yeniden düzenler.

Yani vücut saati ile yorgunluk derecesi birlikte çalışarak uyku düzenimizi belirler. Çoğumuz, uyurken beynin çalışmadığını düşünür ama bu doğru değil. Hatta beynin bazı bölgeleri uyku sırasında daha da aktif hale geçer! Çünkü uyku sırasında beyin, gün boyu olan biteni hatırlamaya ve yeni bilgileri anlamlandırmaya çalışır. Pek çok insan sabah kalktığında, çok uzun zamandır çözmeye çalıştığı bir sorunun yanıtını bulmuş olduğunu fark eder!

Vücudun geri kalan kısmı biz uyurken pek çok değişim geçirir. Çocuklar ve gençler uyku sırasında, uyanık kaldıkları zamana kıyasla daha fazla büyür ve vücutta gelişen hasar genellikle gece onarılır. Çocukken, beynin gün içinde tam anlamıyla aktif olabilmesi için gece yaklaşık dokuz saat uyumamız gerekir.

İyi bir uyku çektiğiniz zaman daha iyi problem çözer, daha keyifli olursunuz; sporda daha iyi performans gösterir, hatta şakalara bile daha çok gülersiniz. Yetişkinlerin çoğu yeterince uyumaz, gece beş-altı saat uykuyla yetinir. Eğer bu tempo çok uzun süre devam ederse, sindirim sistemi ya da kalple ilgili sağlık sorunları yaşayabilir, hatta depresyona girebilirler.

İnsanlar, uykunun neden bu denli önemli olduğunu uzun zaman açıklayamamıştır. Ama artık uyku sırasında vücudumuzda bizim için faydalı pek çok şeyin olup bittiğini biliyoruz. İşte bu yüzden, ne yapın edin, her gece iyi bir uyku çekin!

BİR İNEK BİR YIL BOYUNCA OSURMAYIP BİRİKTİRDİĞİ GAZI BİR KEREDE OSURSAYDI, UZAYA FIRLAR MIYDI?
Mary Roach
yazar

İneklerin BOL miktarda gaz ürettiği doğrudur. Bu gazın büyük bölümünü, ineğin çöp tenekesi boyutlarındaki devasa işkembesinde (ineğin midesinin esas bölümü) otları parçalayan bakterilerin ürettiği metan oluşturur. Bilin bakalım, sonra ne olur? İşkembedeki gaz –diğer herhangi bir midedeki gazda olduğu gibi– osurarak çıkarılmaz. Gazlı bir içecek ya da bira içtiğinizde, karbonasyon ürünü olan gaz osurma değil, geğirme yoluyla çıkarılır. Osuruk dediğimiz şey, bağırsakların alt bölümünde oluşur; oysa ineklerin vücudunun o kısmında sindirim görece azdır.

Bir şey daha: İnekler osurmadığı gibi geğirmez de. Pijama partilerinde hiç de eğlenceli olmadıkları kesin. İnekler ve geviş getiren diğer hayvanların, metanı dışarı vermek için başvurduğu havalı bir yöntem vardır. Kaliforniya Üniversitesi’nden hayvan bilimleri profesörü, inek osuruğu ve geğirtisi uzmanı Ed DePeters, bunun nasıl olduğunu açıklıyor.

Bir inek ya da antilop şişkinlik hissettiğinde ve işkembesinde yer açması gerektiğinde, dışarı bir miktar metan gazı verir. Fakat bunu, midesindeki gazı doğrudan geğirerek dışarı atmak yerine –aksi takdirde çok ses çıkacağı için hayvan yerini belli ederdi ve av olma riski artardı– işkembesinin içindekileri kaydırıp gazın yolunu değiştirerek akciğerlere yönlendirir, sonra da sessizce dışarı solur. Çok kibar.

Fakat şimdi bunu bir kenara bırakalım. Bir yılda ineğin solunumla attığı bütün metan gazını topladığımızı varsayalım. Bir inek yılda yaklaşık 85 kilogram metan üretir. Bu arada metan son derece yanıcı bir gazdır. Mükemmel! Topladığımız metanın hepsini bir basınç deposunda toplayalım ve bunu korkusuz astro-ineğimiz için roket yakıtı olarak kullanalım.

İneğimizin ne kadar yükseğe uçacağını hesaplamak için bir roketbilimci olan Ray Arons’a danıştım. Ray bir zamanlar, New York’ta bir akşam yemeğinde bir peçetenin arkasına ilk taslağı çizilen ve astronotları Ay’a götürüp getiren örümcek benzeri bir uzay aracı olan Apollo Ay Modülü’nün motorlarını test ediyordu.

Ray, uzaya gidecek ineğimizin dengesini koruyabilmesi için çift egzozlu motor ve hava direncini azaltmak için süper hafif, aerodinamik, son teknoloji ürünü olan (ve uçuş öncesi yapılacak basın toplantısında pek havalı görünecek) bir uçuş giysisi kullanmamızı tavsiye etti. Ardından, roketbilimcilerin kullandığı formüllerle hesap yapmaya girişti.

Ray, 85 kilogram metanın, otuz üç saniye süreyle 909 kilogramlık bir itiş kuvveti sağlayacağını hesapladı. Bu kuvvetin, aerodinamik olarak dengeli 680 kiloluk bir ineği 4,8 kilometre yüksekliğe fırlatabileceğini öngördü. Oysa uzay, otuz kilometre yüksekte başlar, dolayısıyla sorunuzun yanıtı teknik olarak “Hayır.” Yine de Ray bu sorudan çok etkilendi. “Metan motoru süper fikir!”

NASIL ÂŞIK OLURUZ?

Nasıl âşık olursunuz? Yanıt kişiden kişiye değişir. Biz de bu soruyu konu üzerinde epeyce kafa yormuş üç kişiye yönelttik: Aşk hikâyeleri yazan iki yazar ve beynimizde neler olup bittiğini bilen bir bilimci.

Jeanette Winterson
yazar

Âşık olmak, yani aşka düşmek damdan düşmeye benzemez. Daha çok uzayda düşüyormuş gibi hissedersiniz. Sanki kendi özel gezegeninizden atlayıp bir başkasının gezegenini ziyaret ediyormuş gibi olursunuz. Ve oraya ulaştığınızda her şey gözünüze farklı görünür: çiçekler, hayvanlar, giysilerin rengi. Âşık olmak büyük bir sürprizdir çünkü kendi gezegeninizde her şeyin olduğunu düşünürken ve bu bir açıdan doğruyken, bir başkası size uzaydan bir sinyal gönderir ve o gezegene gidebilmenin tek yolu upuzun bir sıçrayış yapmaktır. Uzaklaştıkça bir başkasının yörüngesine girebilir, bir süre sonra gezegenlerinizi birbirine doğru çekmeye ve birlikte yaşadığınız yere yuva demeye karar verebilirsiniz. Oraya köpeğinizi getirebilirsiniz ya da kedinizi veya Japon balığınızı, hamster’ınızı, taş koleksiyonunuzu, tekini kaybettiğiniz bütün çoraplarınızı. (Kaybettiğiniz tekler –delik olanlar dahil– bulduğunuz yeni gezegendedir.)

Arkadaşlarınızı evinize çağırabilirsiniz. İkiniz birlikte en sevdiğiniz öyküleri birbirinize okuyabilirsiniz. Aşka düşmek, onsuz olmaya dayanamayacağınız biriyle birlikte olmak için yaptığınız uzun bir sıçrayıştır.

Not: Bunun için çok cesur olmalısınız

David Nicholls
yazar

Zorla âşık olamazsınız; tıpkı daha uzun boylu olmaya karar veremediğiniz ya da kendi dirseğinizi öpemediğiniz gibi. İsterseniz deneyin. Gördünüz mü? Bu, sorun yaratabilir. Aşkı kontrol edebilseydik kırık kalpler, üzüntüler, felaketler, hatta savaşların önüne geçebilirdik.

Juliet, Romeo’yu kafasına takmayıp Paris’i sevmeyi öğrenebilirdi. VIII. Henry ile Anne Boleyn harika bir çift olabilirdi. En sevdiğim kitaplardan biri olan Çılgın Kalabalıktan Uzak adlı romanda, Bathsheba Everdene, Gabriel Oak’a kendisiyle evlenemeyeceğini çünkü onu sevmediğini söyler. Bunun üzerine Gabriel şöyle yanıt verir: “Ama ben seni seviyorum. Öte yandan benden hoşlanman benim için yeterince memnuniyet verici.” Kulağa yeterince mantıklı geliyor. Fakat birinin sizden hoşlanması ile sevmesi hiç de aynı şey değil. Herhangi birisinden hoşlanabilirsiniz. Bu noktada farkı yaratan sevmek ve karşılığında sevilmektir.

O halde hoşlanmakla sevmek, yani âşık olmak arasındaki fark nedir? Bazen bunu soğuk algınlığı ile grip arasındaki farka benzetirim. Soğuk algınlığı daha sık görülür ama grip çok daha ciddi bir durumdur. Bazı insanlar soğuk algınlığı geçirirken grip olduğunu düşünür. Bazı insanlarsa sadece soğuk algınlığı geçirdiğini bilir ama durumu abartır da abartır, sanki grip geçiriyormuş gibi davranır.

Örneğin; ben yirmi yıldan beri devamlı grip geçiriyordum. Tek sözünü ettiğim şey geçirdiğim griplerdi. Bazen aynı anda üç dört farklı insana grip oluyordum. Şimdi geriye dönüp baktığımda anlıyorum ki, aslında bir yığın soğuk algınlığı atlatmışım.

Bu kafa karıştıran son cümleden de anlayacağınız üzere, hastalık-aşk benzetmesi her zaman o kadar yerini bulmuyor.

Âşık olup olmamak konusunda elinizden bir şey gelmez ama şunu da söyleyeyim, bu konuda fazla üzülmeye değmez. Bazı şeyler siz isteseniz de istemeseniz de olur. Saçlarınız ağaracak, dişleriniz dökülecek, âşık olacaksınız (umarım dişleriniz dökülmeden âşık olursunuz). Âşık olduğunuz zaman sakın paniğe kapılmayın. Sakin olun. Endişelenmemeye çalışın. Âşık olduğunuz kişinin de sizin için aynı duyguları hissettiğini ümit edin. Eğer gerçekten öyleyse tebrikler, aşkınız devam ettiği sürece harika zaman geçireceksiniz. Fakat aşkınız karşılıksızsa o zaman başınız dertte. Sizin için üzgünüm.

Robin Dunbar
evrimsel psikoloji profesörü

Âşık olduğumuzda neler olup bittiği sorusu büyük olasılıkla evrende yanıtlanması en güç sorulardan biridir. Âşık olmak, düşünmeden yaptığımız bir şeydir. Aslında, üzerinde gereğinden fazla düşündüğümüzde genellikle her şeyi yanlış yapar, iyice yüzümüze gözümüze bulaştırırız.

Çünkü âşık olduğunuzda beyninizin sağ yarısı çok meşguldür. Sağ taraf, özellikle duygular açısından önemli olan bölümdür. Öte yandan dil becerisi neredeyse bütünüyle beynin sol tarafına bağlıdır. Duygularımız ve heyecanlarımız konusunda konuşurken zorlanmamız bundan kaynaklanır: beynin sol tarafındaki konuşma alanları, sağ taraftaki duygulanım alanlarına yeterince iyi mesaj gönderemez. Biz de duygularımızı tarif edecek sözcükleri bir türlü bulup çıkaramayız.

Fakat bilim, âşık olduğumuzda neler olup bittiğini biraz olsun açıklayabilir. Öncelikle, aşkın hissettiklerimiz üzerinde gerçekten büyük bir değişim başlattığını biliyoruz. Bu durumda hepimizin duyguları coşar, aşktan başı döner. Aynı anda hem mutlu olup hem de mutluluktan ağlayabiliriz. Birdenbire hiçbir şeyin önemi kalmaz, tek istediğimiz âşık olduğumuz insana yakın olmaktır.

Günümüzde insan beyninin işleyişini izlememize olanak tanıyan tarayıcı cihazlar var. Bu inceleme sırasında, beynin ne yaptığına bağlı olarak, ekranda farklı bölgeler parlar. İnsan âşık olduğunda, beyninin duygulanımlarla ilgili bölümleri çok aktif olduğu için ekranda bu bölgelerin parladığını görürüz. Buna karşılık, beynin mantıklı düşünmeden sorumlu bölgeleri normaldekine göre daha az aktif görünür. Beynin normal koşullarda “Sakın aklından geçeni yapayım deme, bu çılgınlık!” diyen bölümleri kapanır, “Evet, böyle yapman harika olur!” diyen bölümleri açılır.

Peki ama bunlar neden olur? Nedenlerden biri, aşkın beynimizden belirli kimyasallar salgılanmasına yol açmasıdır. Bunlardan biri olan dopamin heyecan hissetmemize neden olur. Bir diğeri olan oksitosin, sevdiğimiz kişiyle birlikte olduğumuzda yaşadığımız aşk sarhoşluğundan ve hissettiğimiz o sıcaklık duygusundan sorumludur. Bu kimyasallar çok miktarda salgılandığı zaman, beynin özellikle duyarlı olan bölümlerine gider. Bu duyarlı bölgeler, beyin taraması sırasında parladığını gördüğümüz bölgelerdir.

Fakat bunların hiçbiri neden özellikle belirli birine âşık olduğunuzu açıklamaz. İşin bu kısmı biraz gizemli çünkü göründüğü kadarıyla yaptığımız seçimler için çok iyi nedenlerimiz yok. Hatta birine onunla evlenmeden âşık olabileceğiniz gibi, biraz ters görünse bile evlendikten sonra da âşık olabilirsiniz. Bir başka gariplik daha: Âşık olduğumuz zaman, kendimizi, sevdiğimiz insanın mükemmel olduğuna inandırırız. Oysa tabii ki hiç kimse mükemmel değildir. Ama birbirimizi ne kadar mükemmel bulursak, aşkımız o kadar uzun sürer.


Önceki gönderi